Ölümün Kokusunu Hayat ile Bastırmak: Hamnet Romanı ve Kadim Bitki Kültü
Görünmezin Peşinde: Ruhları Sezen Kadınlar ve Atalar Kültü
Romanda Shakespeare’in gölgede kalmış gizemli eşi Agnes (gerçek adıyla Anne Hathaway) yer alıyor. O'Farrell, karakterini toplumsal kalıplara sığmayan, vahşi doğanın ritmini insanlardan daha iyi anlayan, şifalı otlarla ve aktarlıkla uğraşan sıra dışı bir kadın olarak çizmiş. Agnes için orman, sadece ağaçlardan ibaret değil; her bir yaprağın, kökün ve çiçeğin canı, dili ve bir görevi var. Onun hayatı biberiye, lavanta, nane, kekik ve sarısabır kokularıyla örülü. İkizleri Judith ve Hamnet amansız veba salgınına yakalandığında da her zaman olduğu gibi Agnes’ın ilk refleksi yine doğanın kalbine koşmak oluyor. Bahçesinden topladığı bitkilerle ilaçlar hazırlıyor, odaları kurutulmuş otlarla tütsülüyor. Çünkü bitkiler onun için sadece ilaç değil yaşamın ta kendisi.
Dahası, yazar Agnes'ı sadece bitkileri kaynatan klasik bir aktar olarak değil; ölenlerin ruhlarını sezen, insanların avucunu sıktığında geleceklerini okuyan mistik bir figür olarak kurgular. Agnes’ın bu sezgisel gücü ve ölülerle kurduğu dilsiz bağ, Türk kültüründeki "Atalar Kültü" ve animizm ile muazzam bir paralellik yakalar. Eski Türk inançlarında ölümün mutlak bir yok oluş olmadığına, ölenlerin ruhlarının geride kalanların etrafında dolandığına ve doğadaki her varlığın (ağaçların ve otların da dahil olduğu) bir ruhu (İye'si) olduğuna inanılırdı. Romanda Agnes'ın doğanın fısıltılarını duyması ve ruhları mekânın bir parçası olarak kabul etmesi, tarihsel olarak Türklerin de İslamiyet öncesindeki kadim inanç sisteminde yer alan "udagan" adı verilen bilge şifacı kadınların sezgisel dünyasıyla aynı evrensel kaynaktan beslenir. İki farklı coğrafyada da kadınlar, görünmeyen dünya ile bu dünya arasında doğanın rehberliğinde birer köprü oluşturur.
Zamanları Aşan Aynı Refleks: 16. yüzyıl İngiltere'sinden Günümüz Anadolu'suna
Romanda, 16. yüzyıl İngiltere'sinde Agnes’ın hastalıklardan korunmak ve ölüm kokusunu kovmak için evde bitkiler yakıp odanın enerjisini dumanla temizlemesini okuyoruz. Bu, o dönemin tıp tarihine ait gerçeğin kendisi.
Asıl büyüleyici olan ise, Agnes’ın yüzyıllar önce İngiliz taşrasında yaptığı bu eylemlerin bugün bizim kendi coğrafyamızda, Anadolu’da hâlâ gözümüzle gördüğümüz, bizzat şahit olduğumuz yaşayan gelenekler ile birebir kesişmesidir. Kökü, İslamiyet öncesi Şamanizm dönemine kadar uzanan ve günümüzde Anadolu evlerinde canlılığını koruyan üzerlik otu (nazar otu /isirik /adıraşman) ve ardıç yakma adeti, tam olarak Agnes’ın yaptığı şeydir. Bugün bir evde ağır bir hastalık olduğunda ya da bir cenaze çıktığında o evin kasvetini dağıtmak ve alanı temizlemek için üzerlik dumanından medet umarız. Agnes’ın kurutulmuş ot demetleri, ninelerimizin bugün bile tavanlara astığı, eve uğur getirmesi için kullanılan ve şifa niyetine kaynatılan "Yedi Çeşit Ot" geleneğinin zamansız bir ikizidir.
Kefenleme Ritüelindeki Hürmet ve "Reyhanî Gömme"
Romanın en can alıcı, okurken boğazınızı düğüm düğüm eden kısmı, Hamnet’in öldüğü ve Agnes’ın oğlunun bedenini ebedi yolculuğuna hazırladığı o sahnelerdir. Agnes, oğlunun cansız bedenini kendi elleriyle yıkıyor, kokulu yağlarla siliyor ve titizlikle beyaz bir kefenin içine yerleştiriyor.
Anadolu’nun birçok yöresinde bugün bile cenaze yıkanırken gülsuyu kullanılır. Kefenin arasına nane, çörek otu, kına veya reyhan konur. Ancak bu, dini bir uygulama değildir, kökeni çok daha eskidir. Türklerin İslamiyet öncesi Gök Tanrı inancındaki "Ağaç ve Bitki Kültü"ne dayanan bu uygulamalarda bedeni toprağın altındaki haşarattan koruma arzusu, aslında o bedene duyulan şefkatin somut bir uzantısıdır.
Özellikle Akdeniz ve Doğu Anadolu’nun bazı bölgelerinde "Reyhanî Gömme" veya cenazenin göğsüne yeşil mersin yaprağı koyma adetleri vardır. Özellikle çocuk yaşta ölenlerin cennet kokulu birer günahsız melek olmaları sebebiyle kefenlerinin içine nane, fesleğen konulur. Agnes’ın da oğlunu koruma içgüdüsüyle onu bitki kokularıyla sarmalaması, toprağın altına gönderilen evlada duyulan o kıyamama hissinin evrensel ve zamansız yansımasıdır.
Edebî Bir Ağıt Olarak "Hamnet"
Latince öğretmeni olan eşi, oğlunun adını ölümsüzleştirecek olan Hamnet adlı oyununu yazarak kendi sanatsal yasını tutarken Agnes bu yası evinde, ruhunda ve topraktaki doğanın döngüsünde izleyerek yaşıyor. Erkek dünyasının kelimelerine karşı kadının ve doğanın dilsiz ama köklü duruşu yükseliyor. O'Farrell bu romanda bitkileri sadece bir dekor olarak kullanmıyor; aynı zamanda onları yas sürecinin birer anlatıcısı yapıyor. Roman boyunca bitkilerin kokusu, ölümün getirdiği o ağır ve kasvetli havayı solunabilir kılmak için bir kalkan görevi görüyor. Tıpkı Türklerde mezarın üzerine servi veya ardıç dikilmesi, mezar taşındaki suluklara su dökülmesi gibi Agnes da yaşamın bitmediğini, kabirdeki ruhun bitkiler aracılığıyla doğaya karıştığını sessizce kabul ediyor.
Toprağa Fısıldanan Ortak Ricamız
Hamnet, sadece bir aile trajedisi ya da tarihi bir roman değil. İnsanlığın en eski bağlarından biri olan insan-doğa ilişkisinin ölümle nasıl sınandığının hikâyesi. Anadolu’da bir ölünün kefen bezini nane kokusuyla mühürleyen bir anne ile 1596 İngiltere’sinde oğlunun tabutuna biberiye bırakan Agnes, aslında toprağa aynı fısıltıyla ricada bulunuyor: "Ona iyi bak, onu incitme..."
İki farklı zaman diliminin ve coğrafyanın insanlarının, en büyük acı karşısında bugün ve geçmişte tıpatıp aynı davranışları sergilemesi, insanlığın o ortak ve sarsılmaz bilinçaltını kanıtlıyor. Eğer tarihin satır aralarında kaybolmayı, doğanın ve şifanın kokusunu kelimeler üzerinden hissetmeyi seviyorsanız, Hamnet’e mutlaka kitaplığınızda yer açın. Okurken doğanın sesine ve kokusuna kulak vermeyi unutmayın çünkü bu roman en çok doğanın kokusuyla okunmayı hak ediyor.

Yorumlar
Yorum Gönder